Sahib-i Tesbih

Sevgili okuyucu ya da belki ben…

Yazılarımı en çok okuyan kişi yine benim sanırım. Bazen yalnızlıktan yakınıp bunları yapay zekâya göndersem de burada pek okuyucunun olmadığının, belki de hiç olmadığının farkındayım. Ama bir şeyleri yazıyor olmak, onları kelimelere dökebilmek beni daha insan hissettiriyor. Daha sakin, daha dingin, daha makul…

Yaklaşık bir haftadır hayatım uyanamadığım bir kabus gibiydi. Annem bir anda rahatsızlandı, fenalaştı. Beyin tümörü teşhisi konuldu ve ben hayatımda belki de ilk defa bu kadar gerçek bir kaybetme korkusuyla karşılaştım. Bir insanın ellerinden kayıp gitme ihtimaliyle yüzleşmek çok ağırmış.

O an fark ettim ki bazen hayat seni hazırlıksız yakalıyor. Daha önce hiç karşılaşmadığın durumların içine bırakıyor. Sakin kalması, doğru kararlar vermesi, güçlü durması gereken kişi oluveriyorsun.

Şimdi biraz daha sakin hissedebildiğim bir zamanda bunları yazmak istiyorum. Çünkü yaşadıklarımdan öğrendiklerimi unutmak istemiyorum.

Öncelikle hastaneler gerçekten bir sabır okuluymuş.

Sürekli bir bekleme hâli…

Tahlilleri bekle. Doktoru bekle. Hemşireyi bekle. Ameliyatı bekle. İçeri alınmayı bekle. İyileşmeyi bekle…

Şu an bile bu satırları yazarken annemin yoğun bakımdan servise çıkmasını bekliyorum. Telefonun çalmasını, iyi bir haber duymayı, kapının açılmasını bekliyorum.

Hayat şimdilerde bana beklemeyi öğretiyor.

Belki beklemeseydim hızlı hızlı geçseydim zamanın içinden yaşadığım bu farkındalığı kazanamazdım. O yüzden Allah bekletenlerin en hayırlısıdır demek istiyorum şimdi

Ben bazı ibadetleri şöyle böyle anlarken tesbih çekmeyi açıkçası pek anlayamıyordum. Benim enerjik tarafım hemen sıkılıyor, “bir an önce bitse” diye içimden geçiriyordum.

Ama insan zor bir dönemden geçince zihninin nasıl yorulduğunu fark ediyor.

Kaygı sessizce sarıyor insanı. Doktor değilim, hasta değilim; sadece annesinin yanında bekleyen biriyim. Ama beynim doktor olmaya çalışıyor. Sürekli ihtimaller üretiyor, kötü senaryolar yazıyor, cevaplayamadığım soruların cevaplarını bulmaya çalışıyor.

Annem ise bu süre zarfında sürekli tesbih çekiyor.

Öyle ki ameliyata uğurlarken  onu en çok üzen şeylerden biri tesbihinden ayrılmaktı.

Ben de bu zor süreç boyunca önce bol bol Kur’an okumaya çalıştım. Ancak zihnim sürekli başka yerlere gidiyordu. Sayfalara bakıyor, ama kafamda kaygı hikâyeleri yazmaya devam ediyordum.

Sonra ezberden bildiğim sureleri tekrar etmeye başladım. Özellikle bakmadan okuyunca zihnim biraz daha sakinleşiyordu.

Bir süre sonra elim tesbihe gitti.

İçimde sürekli dönen “ya anneme bir şey olursa” düşüncesinin yerine “Ya Şâfi” demeye başladım.

Sonra başka dualar, sureler eşlik etti.

Ve fark ettim ki kaygım tamamen yok olmuyordu ama yön değiştiriyordu.

Tesbihi derdimi bastırmak için kullanmıyordum. Kaygımı kabul ediyor, onu başka bir yere taşıyordum. Büyük bir güce bırakıyordum.

Belki de zihnim bana şunu söylüyordu: “Sen tamamen çaresiz değilsin. Elinden gelen bir şey var.” Ve boş durmayan zihin kaygıyı bir ürüne dönüştürüyor kaygının benim de beynimde bir timör gibi yayılmasını engelliyordu.

Şimdi tesbih cebimde taşıdığım küçük bir güven alanı gibi. Korkmuyor muyum korkuyorum ağlıyor muyum ağlıyorum ama o tesbihe dönmek cebimdeki hafifliğini hissetmek, yürüdükçe seslenen o tatlı şıngırtısını duymak, boncukların sırtını kaşımak bana iyi geliyor.

Elbette bu benim hikâyem. Benim anlam yolculuğum. Başka bir insan için bambaşka anlamlara gelebilir. Ancak insan bu dünyada sürekli bir şeylerin anlamını arıyor. Sevginin, hayatın, ölümün, başarının, kaybın tıpkı benim gibi zor zamanlarının...

Belki de bazen insanın kendine sorması gereken soru şu:

“Benim zor zamanlarımın içinde hangi teselliler var?”

Ben kendi cevabımı bir tesbihin boncukları arasında buldum.



Yorumlar

Popüler Yayınlar